Mustafa SOLAK Üç Devrim Yasası
Üç Devrim Yasası
Mustafa SOLAK

Üç Devrim Yasası

Devleti laikleştirme yönündeki ilk adım, 1921 Anayasası’nda belirtilen “egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğu” ilkesidir. Böylece egemenliğin kaynağı ilahi değil, millet olmuştur.  Fakat anayasanın 2. maddesi, “devletin dini, din-i İslâmdır”, 7. maddesi de “ahkâm-ı şer'iyyenin tenfizi (dini hükümlerin uygulanması)”nden söz ediyordu. 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılmış, 29 Ekim 1923’te Cumhuriyet ilân edilerek egemenlik, kayıtsız şartsız millete verilmiştir.

3 Mart 1924’te hilafet kaldırılmıştır. Din işlerini düzenleyen ve işlemlerin dine uygunluğunu denetleyen Şer’iyye ve Evkaf Vekaleti kaldırılarak yerine Diyanet İşleri Reisliği kurulmuştur. Anayasanın 26. maddesi TBMM’yi şer’i hükümlerin uygulanması hususunda görevli kılmış, ayrıca 16. ve 38. maddeleri gereğince, milletvekillerinin ve Cumhurbaşkanının yemin metinlerini dini içeriğe bağlamıştır. [1]

Diyanet İşleri Başkanlığı yasanın 1. maddesi Müslümanlık kurallarını muamelât (eylemler) ile inançlar-ibadetler olarak ikiye ayırır. Birinci alanı tüm olarak TBMM'nin yasama yetkisi altına ayırmakla şeriatı kaldırmıştır. Kurumun İslâm dinini yorumlama yetkisi olmadığı gibi, devletin yasa ve tüzüklerini din açısından yorumlama yetkisi de yoktur.

Şu halde, o devletin ve yurttaşlarının çoğunluğu olan Müslüman halkın inançlarını ve ibadetlerini yasal yetkiler çerçevesinde sağlamakla görevlidir. Din eserlerini ve çevirileri hazırlayıp yayımlamak, kendisine bağlanan müftülüklerle ramazan, bayram, kurban işlerini, rasathaneden sağlanan bilimsel verilere göre programlaştırmak gibi görevleri vardır. Bu yasanın özü diyanet işlerini siyasal ve hukuksal alanlardan ayırması, dinleri yasanın sağladığı inanç (vicdan) özgürlüğü alanında korunmaya bırakmasıdır.

Eğitim laikleştirilmesi yönündeki ilk adım Tevdhid-i Tedrisat (Eğitimde Birlik) yasasıyla eğitimin birleştirilmesidir. Dini nitelikteki okullarla laik okullar Milli Eğitim Bakanlığı çatısı altında birleştirilmiştir.

Din öğretimi okulu açmak yasaklanmamış olmakla birlikte, Atatürk'ün döneminde açan olmamıştır. Ana babaların çocuklarına din eğitimi sağlama özgürlüğü bunun okul eğitimine engel olmayacak zamanlarda yapılmasına ve bu eğitimin Eğitim Bakanlığı'nca yetkili sayılacak kişilerce yapılması koşuluna bağlanmıştır. Bu amaçlı okullar açıldığı takdirde bunlar sağlık ve öğretmen yetkileri açısından devlet denetimine açık olacaktı. [2]

Tevhid-i Tedrisat yasasıyla din eğitimi de hukuki ve yapısal olarak bir esasa bağlanmıştır. Yasanın 4. maddesi din uzmanı yetiştirilmesi hükmünü şöyle belirtir:

“Yüksek diniyat mütehassısları yetiştirmek üzere Darülfünun’da bir İlahiyat Fakültesi tesis ve imamet- hitabet gibi hidematı diniyenin ifası vazifesiyle mükellef memurların yetişmesi için de ayrı mektepler küşad edilecektir.” [3]

Okullarda Din Eğitimi

Bu madde gereği Darülfünun’da bir İlahiyat Fakültesi ve Maarif Vekaletine bağlı İmam-Hatip Mektepleri açılmış ve okullarda din dersleri okutulmaya devam edilmiştir.

1924 tarihli Anayasa’nın 2. maddesinde “Türkiye devletinin dini, Dini İslam’dır” hükmü yer alır. 1924 tarihli anayasanın 26. maddesi ile TBMM Şer’i kuralları uygulamakla yükümlü kılınıyordu. 1924 sonrası gelişmelerle birlikte din eğitimi ve öğretiminde ilkokullarda yaşanan gelişmelere baktığımızda lise okul programlarında, din dersine yer verilmemiş, ilkokul ve ortaokullarda din dersi kademe kademe azaltılarak kaldırılmıştır. [4]

İlköğretim’de 1. sınıf hariç diğerlerinde haftada ikişer saat olarak düzenlenen din dersleri, 1926’dan itibaren 3. sınıfta başlatılmış ve haftada bir saate indirilmiştir. [5]  1930’da din dersi, şehirlerdeki ilkokullarda yalnızca 5. sınıf öğrencilerine, ebeveynleri istediği takdirde ve haftada yarım saat olarak verilen bir ders haline dönüştürülmüş [6];  1933’te ise şehirlerdeki ilkokulların müfredatından tamamen çıkarılmıştır.

1930 programı, köy ilkokullarındaki din dersi öğretimini, sadece 3. sınıflara verilmek üzere, “haftada yarım saatlik zorunlu ders” şeklinde düzenlemiştir. Köy ilkokullarındaki din dersleri, bu haliyle 1939’a kadar devam etmiş; o yıldan itibaren ise tamamen kaldırılmıştır. [7]

Ortaokullarda ise 1924 programına göre 1. ve 2. sınıflarda haftada birer saatlik din dersi öğretimi yapılacaktır. [8] 1928 yılında Maarif Vekaleti’nin yayımladığı bir genelge uyarınca “seçmeli ders” olarak kararlaştırılan din dersi [8], 1930 programıyla ortaokul müfredatından bütünüyle çıkarılmıştır.

Darülfünunda 1924’te bir İlahiyat Fakültesi kuruldu. Fakat her iki kurum öğrenci eksikliğinden dolayı kapatılmıştır. İlahiyat Fakültesi, 1933 yılında Darülfünun’un kapatılmasıyla yerine kurulan İstanbul Üniversitesi’nin Edebiyat Fakültesi bünyesinde “İslam Tetkikleri Enstitüsü” haline getirildi.

İmam-hatip okullarının da sayısı ilerleyen yıllarda düşmüş, neticede 1930’da bu okullar da ortadan kalkmıştır.

İmam-Hatip okulları Tevhid-i Tedrisat gereği 1924 yılında 29 tane açıldı. Okullar, 4 yıllık ortaöğretim düzeyinde idi. 1929 yılında sayıları 2’ye düşmüş, 1930’da öğrenci yokluğu nedeniyle tamamen kapatılmıştır. 1930-1948 döneminde din görevlisi yetiştirmek üzere Diyanet İşleri Başkanlığı bünyesinde Kur’an Kursları açıldı. 1949 yılında da Milli Eğitim Bakanlığı'na bağlı “imam hatip kursları” açılarak din hizmeti görevlisi yetiştirilmeye başlandı.

Böylece Cumhuriyetin ilk on yılı içinde Türkiye’de devlet tarafından desteklenen hiçbir din eğitimi okulu kalmaz.  1927 yılında yapılan program değişikliği ile din dersleri ve Arapça- Farsça gibi doğu dilleri de ortaokul ve lise programlarından çıkarılır.

Bugünkü Önemi

Üç devrim yasasının özü uluslaşma ve laikliktir. Laikliğin halk egemenliği, bilimi, eleştirel aklı temel almak gibi katkıları yanında bugün için özellikle yaşamımız için şu önemli yanları vardır:

a) Bağımsızlıkçı (antiemperyalist) siyaset izleme: Bağımsızlıkçı siyaset laikliği tutarlı savunmaktan geçer. Osmanlı döneminde gayrimüslimlerin haklarını savunmak bahanesiyle dini farklılık üzerinden yabancı devletler içişlerine müdahale etmişlerdir. Bu yabancı devletlere siyasi bağımlılığı beraberinde girmiştir. Din ve mezhep üzerinden siyaset yürütenler amaçlarına ulaşmak için emperyalizmden medet ummuşlardır. Ülkemizde dini yönetim kurmak isteyenler hep AB ilerleme raporlarındaki “farklılıklara hoşgörü gösterilmediği” ifadesini ve ABD insan hakları raporlarını dayanak olarak kullanmışlardır. İnanç üzerinden siyasetin önüne geçilmesi emperyalizme bağımlılığı dini yönden engeller.

b) Uluslaşmayı sağlama: Laiklik özünde millet egemenliğinin sağlanmasıdır. Egemenliğin tek kişiye veya ilahi bir güç adına yönetenlerden alınıp halka verilmesi, halkın tebaa, ümmet olmaktan çıkarak ulus olmasını sağlar. Bugün ise mezhepler, tarikatlar eliyle ulus parçalanmaktadır. Mezhebe, cemaate aidiyetin geriletilerek ulusu bir arada tutmak, pekiştirmek, insanları eşit haklara sahip kılan laik yasalarla ve uygulamalarla olanaklıdır.

c) Emeğin haklarını savunma: Emeğin haklarına sahip çıkmak için laikliğe sahip çıkmak gerekir. Çünkü laiklik yaşamımıza kimsenin karışmamasının yanında hakları ve yükümlülükleri olan bir “yurttaş” bilincine kavuşarak haklarımızı arayabilmemiz içindir.

İstanbul Müftülüğü’nün hazırladığı cuma hutbesinde iş güvenliği tedbirlerinde aşırılık 'Yüce Allah’a güveni sarsan bir davranış haline dönüşür' denildi. [9] “Sigorta yaptırmanın tevekküle aykırı olduğu”nun, madenlerde ve inşaatlarda ölen emekçiler için “güzel öldüler”, “işin fıtratı böyle” dendiği, ortamda insanlar, hakkını aramayı bu dünyada değil öte dünyada arar.

d) İnançlar arasındaki çatışmayı önleme: Laiklik, din, mezhep, tarikatların birbirlerini “din dışı” görmesini önleyerek halka “inanç özgürlüğü” sağlar. Örneğin “Cübbeli Ahmet Hoca” diye bilinen Mahmut Ünlü, ilahiyatçı Prof. Dr. Hayri Kırbaşoğlu’nun hadisleri inkâr ettiğini belirterek “iyi ki profesör olmamışım” [10] demektedir. Televizyonlarda din adamlarının, tarikat liderlerinin birbirini “zındıklık” ile suçladığına tanık oluyoruz.

Bugün iktidar tarikatlar koalisyonuna dönüşmüştür. Laiklik dinin siyasete araç edilmesinin önüne geçerek bu kesimler arasındaki çatışmayı da önler.

Tarikatları “İrfan evleri” projesiyle diğer demokratik kitle örgütleriyle (sendika, meslek kuruluşu, dernek, vakıf, vb) aynı kategoriye sokma uyanıklığı içindeler. Tarikatların varlığını “sivil toplum”, “tek-tipi kaldırmak”, “çok kültürcülük”, “çoğulculuk” gibi kavramlarla “demokrasi” olarak yutturmaya çalışıyorlar. Halbuki tarikattaki şeyh-mürit ilişkisi özgürlüğü değil aksine tek-tipçiliği, biatı içerir.

 

  Tarihçi-yazar

  Mustafa Solak

 

Dipnotlar

[1] Bülent Tanör, Kuruluş, Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş., 1997, s. 108.

[2] Niyazi Berkes, (yay. haz. Ahmet Kuyaş), Türkiye'de Çağdaşlaşma, 4. Baskı, İstanbul, 2003, s.534.

[3] Hasan Ali Yücel, “Din Dersleri”, Cumhuriyet, 22 Ocak 1956, s.269.

[4] Yahya Akyüz, Türk Eğitim Tarihi (Başlangıçtan 1983’e), Kültür Koleji Yayınları, No: 4, İstanbul, 1994, s. 302.

[5] Recai Doğan, “Cumhuriyetin İlk Yıllarında Tevhid-i Tedrisat Çerçevesinde Din Eğitimi-Öğretimi ve Yapılan Tartışmalar”, Cumhuriyetin 75. Yılında Türkiye’de Din Eğitimi ve Öğretimi İlmi Toplantısı, Türk Yurdu Yayınları, Ankara, 1999, s. 273.

[6] Necdet Sakaoğlu, Osmanlı’dan Günümüze Eğitim Tarihi, Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul, 2003, s. 212.

[7] İsmet Parmaksızoğlu, Türkiye’de Din Eğitimi, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1966, s.26.

[8] Hasan Ali Yücel, Türkiye’de Ortaöğretim, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1994, s.166.

[9] http://www.rotahaber.com/gundem/is-guvenligi-hutbesi-tedbirde-asirilik-allaha-guveni-sarsar-h506870.html

[10] http://www.gazetevahdet.com/iyi-ki-profesor-olmamisim-1102yy.htm

DİĞER YAZILAR
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ İSTİYORUZ!
EĞİTİMDE FIRSAT EŞİTLİĞİ İSTİYORUZ!
Dilek FAZLIOĞLU; “Körfez Fen Lisesi’ne yazık etmeyin”
Dilek FAZLIOĞLU; “Körfez Fen Lisesi’ne yazık etmeyin”