CHP Bursa Mv. Dr. Ceyhun İRGİL, ‘Doçentlik Yasa Tasarı’ ile ilgili sorulara açıklık getirdi

CHP Bursa Mv. Dr. Ceyhun İRGİL, doçent (DOÇ.) ve yardımcı doçent (Yard. Doç.) doktoralı ve öğretim üyesi yetiştirme programı akademisyenlerinin (ÖYP’li akademisyen) sorularına yönelik bir metin kaleme aldı.

CHP Bursa Mv. Dr. Ceyhun İRGİL, ‘Doçentlik Yasa Tasarı’ ile ilgili sorulara açıklık getirdi

CHP Bursa Mv. Dr. Ceyhun İRGİL, doçent (DOÇ.) ve yardımcı doçent (Yard. Doç.) doktoralı ve öğretim üyesi yetiştirme programı akademisyenlerinin (ÖYP’li akademisyen) sorularına yönelik bir metin kaleme aldı.

İrgil, “yasanın “tepeden gelme” yapısı ve acele ile hazırlanması nedeniyle bazı aksaklıklar ve sakıncaları olduğu ortada. Nitekim YÖK toplantısında 37 yıldır süren Yard. Doç’lik ve Doç’lik meselesinin sağlıklı, huzurlu ve mağdur yaratmadan çözümü için biraz daha çalışılmasını, acele edilmemesini, daha detaylı somut, adil bir yasa yapılmasını teklif ettik.” diyerek yasayla ilgili eksikleri ve önerileri anlattı. ‘Doçentlik Yasa Tasarısı’ ile ilgili komisyon çalışmalarının detaylarına yer veren İrgil, kendisine iletilen sorulara da cevap verdi.

“Detaylı, somut, adil bir yasa yapılmasını teklif ettik.”

“Ülkenin gündeminde olan ‘YÜKSEKÖĞRETİM KANUNU İLE YÜKSEKÖĞRETİM PERSONEL KANUNU VE YÜKSEKÖĞRETİM KURUMLARI ÖĞRETİM ELEMANLARININ KADROLARI HAKKINDA KANUN HÜKMÜNDE KARARNAMEDE DEĞİŞİKLİK YAPILMASI HAKKINDA KANUN TEKLİFİ’ üzerinde son haftalarda yoğun mesai yaptıklarını ifade eden İrgil, şunları söyledi:

“Bizler muhalefette olmamıza karşın, sanki teklifi biz sunuyormuşuz iyi niyetle tüm taraflarla görüşmeye, herkesten fikir almaya ve yetkili kurumlara bu verileri yapıcı bir üslup ile iletmek için çaba harcadık.

Öncelikle yasanın “tepeden gelme” yapısı ve acele ile hazırlanması nedeniyle bazı aksaklıklar ve sakıncaları olduğu ortada. Nitekim YÖK toplantısında 37 yıldır süren Yard. Doç’lik ve Doç’lik meselesinin sağlıklı, huzurlu ve mağdur yaratmadan çözümü için biraz daha çalışılmasını, acele edilmemesini, daha detaylı, somut, adil bir yasa yapılmasını teklif ettik.

Yasa tasarısı ile ilgili sizlerden yüzlerce mesaj, e-posta ve telefon geldi. Elimden geldiğince hepsini yanıtlamaya çalıştım. Ancak tüm mesaj ve mailleri dikkatle okudum, ciddiye aldım. Nitekim aşağıda sizden gelen iletilerin alıntıları (ki bunları italik olarak belirteceğim) ve grupça yaptığımız çalışmaların kanun tasarı ile karşılaştırma, öneri ve eleştiri ve planladığımız önerge ve ek madde önerilerinin tartışmasını okuyacaksınız.

ÖZEL NOT; Bu tasarı ile ilgili olarak YÖK’teki toplantıya katılan tüm arkadaşlar, haklarını teslim etmeliyim ki; (özellikle bizzat komisyon başkanı Emrullah İşler, Lale Karabıyık, Gaye Usluer, Mustafa Akaydın, Mustafa Balbay, Metin Lütfi Baydar, Bülent Bektaşoğlu, Zühal Topçu, Kamil Aydın, Mahmut Toğrul, Lezgin Botan tarafından) tasarıya yapıcı eleştiri açısından görüşlerini çok detaylı olarak ifade etti ve anlamlı, yararlı katkılar sundular. Tüm partilerin YÖK tasarısı karşısındaki tutumu yapıcı ve yardımcı olmaya dönüktü. YÖK de eleştirilere açıktı ve bazı değişiklikleri kabul ettiler. Elbette asıl tutum ve duruş komisyonda belli olacak. Sonuç olarak orası son etkin karar noktası…

Özetle; bu yazıda son haftalardaki CHP olarak çalışmalarımızın özetini, tasarı karşısındaki tutumumu ve kişisel düşüncelerimi paylaşacağım.”

SÜREÇ

‘Doçentlik Yasa Tasarısı’nın Cumhurbaşkanı’nın talebi üzerine sürpriz şekilde başladığını ifade eden İrgil, bu tasarının hangi amaçla, kimler tarafından ve nasıl hazırlandığını bilmediklerini ifade ederek, tasarının gündeme gelişini ve sürecin nasıl işleyeceğini şu şekilde anlattı:

“Bilindiği gibi Cumhurbaşkanı’nın bir konuşmasındaki sürpriz talebi ile konu gündeme geldi. Bu neden gerekti? Ne için düşünüldü? Talebin asıl muradı ve kaynağı nedir? Henüz kimse bu soruların yanıtını net olarak bilmiyor.

Süreç hızla işledi ve YÖK geçen hafta tasarıyı kamuoyu ile paylaştı. Tasarıyı kimler hazırladı? Nasıl hazırlandı? Paydaşları kimdir? Tam olarak bilmiyoruz.
Buradaki kişisel eleştirim; YÖK en azından tasarı TBMM’e sevk edilmeden önce hiç olmazsa TBMM Eğitim Komisyonu Üyeleri ile tasarıyı tartışabilir ve fikir alabilirdi. Böylece tasarı daha az sorunlu ve kabul edilebilir olabilirdi.

YÖK tasarıyı MEB’e ve sonrasında da TBMM’ye sevk ettikten bir gün sonra komisyon üyelerine YÖK’te bir bilgilendirme toplantısı yaptı. Bir anlamda “bunu yaptık, durum bu” toplantısı.

Elbette TBMM’de ve komisyonda tasarıya ek yapmak, değiştirmek mümkün ama işin içine “siyaset” ve “oylama” girince maalesef evrensel bilimsel doğrular bile siyasi görüş ve oylamalara kurban edilebiliyor. En saf gerçekler ve bilimsel doğrular, gerçekler “basit parmak oylamasına” indirgenebiliyor.

Sonuçta komisyonda ve TBMM’de “parmak sayısı” fazla olan ve konu ile çok da ilgili olmayan, yeterince duyarlılığı olmayan veya detaylardan haberdar olmayan kişilerin karar ve oyları ile “olmayacak, kabul edilemeyecek ve gelecekte sakınca yaratabilecek” nice yasa maddesi kanunlaşabiliyor.”

ŞİMDİ NE OLACAK?

Ceyhun İrgil, tasarının tekrar ele alınacağını, eksiklere göre önergelerle ‘ek yasa maddeleri’ koydurulabileceğini söyleyerek ancak bunun ‘parmak sayısı’ üstünlüğüne göre belirleneceğini ekledi. İrgil, iktidarın getirdiği tasarının değişmesini istemeyeceğini ve oylamanın da ‘yandaşlığa’ dayalı sonuç vereceğini söyledi.

İrgil’in konuyla ilgili açıklamaları şöyle:

“Tasarı TBMM Eğitim Komisyonuna geldi. Önümüzdeki günlerde görüşülecek. Komisyonda siyasi partiler, hükümet, bakanlık, YÖK ve bürokratlar ayrıca konunun ilgili STK’ları olacak. Tasarı üzerinde fikri ve önerisi olanlar “önergeler” ile değişiklik talep edecek veya “ek yasa maddeleri” önerebilecek. Ancak sonuçta her öneri, ek madde vb. önergeler oylanacak.

Komisyonlarda bugüne kadar gördüğümüz, iktidar, getirilen tasarı çok değişsin istemez ve genellikle bizden gelen tüm önergeleri reddeder. Maalesef komisyondaki “parmak sayısı” üstünlüğü ile de örneğin; “Başkent Ankara” diye doğruluğu ve gerçekliği tartışılmaz bir önerge verseniz bile kabul etmeyebilirler. Ve genellikle de içeriğine ve doğruluğuna pek bakmadan siyaseten “önerinin geldiği yere” göre siyaseten değerlendirme yaparlar. Benim siyasi yaşamda gördüğüm bu…

Maalesef yıllardır ülkece aşamadığımız patolojik bir siyasi alışkanlık, tutum ve hastalık budur. Yani doğru ve gerçek olana değil, “kendinden yana olan” veya “yandaş” olan ne varsa “ona inanma ve onu seçme” hastalığı… Tüm ömrümüz boyunca konuştuğumuz anlattığımız erdem, ahlak ve vicdana dair ne varsa tüm faziletleri ayaklar altına alan, ülkenin tüm kurum ve yapılarını saran ve her geçen gün bizi daha da aşağı çeken bir hastalık…

YASANIN MADDELERİ, ÖNERİLER VE SİZDEN GELENLER…

ELEŞTİRİLER, ÖNERİ VE ÖNERGE VE TEKLİFLERİMİZ

(Sizden gelen iletilerden alıntılar İTALİK ve tırnak (“) içinde belirtilmiştir. Kişilerin kimliklerini korumak için isim kullanmadım. Hem de ne kadar farklı fikirler olabileceğini görmenizi istedim. Çok kişisel ve kendine göre kanun isteyenleri ve birbirinin aynı olan önerileri eledim. Alıntıları aynen kullandım, düzeltme yapmadım. İmla ve yazım yanlışları ileti sahibine aittir)

ÖZEL NOT VE UYARI; ALT BAŞLIKLAR ALTINDAKİ TIRNAK İÇİNDEKİ İTALİK PARAGRAFLAR AKADEMİSYENLERDEN GELEN İLETİLERDİR. 
***

YENİ STATÜNÜN ADI NE OLACAK?
Tasarının gerekçelerinden biri olarak “Yrd.Doç. teriminin ‘doçent yardımcısı’ gibi olumsuz bir algı oluşturması” sunulmuş. Oysa yeni getirilen “Doktor Öğretim Görevlisi” terimi, bu olumsuz yargıyı yıkmaya yetmiyor. Zaten var olan “öğretim görevlisi” kadrosu, bu alanda yeni bir karmaşa doğuracaktır. Bu nedenle “Ast Doçent, İlk Doçent, Ön Doçent vb.” yeni terimler kullanılabilir bu yeni kadro için.”

CEYHUN İRGİL: 
Bu isim konusunda fikir ayrılımız yok. Tüm partilerin hakkını teslim etmemiz gerekir ki; YÖK’ün önerdiği ismi beğenmediler. Kaldı ki; YÖK’te bu isimlendirmenin içlerine sinmediğini ifade etti. Bu nedenle tartışmalar ile konuyu uzatmadan; tüm partilerin “DOKTOR ÖĞRETİM ÜYESİ” üstünde uzlaşıldığını söyleyebilirim. Kaldı ki; biz de özellikle “öğretim üyesi” ibaresi konusunda ısrarcı olduk. Tıp doktoru ile karışma olasılığına karşı da “uzman öğretim üyesi” de olabileceğini ifade ettik. Ancak sonuçta görüşüm; komisyondan “Doktor Öğretim Üyesi” olarak geçecek gibidir.

***
SİPARİŞ İLAN DEVRİ SONA ERİYOR
“Dr. Öğr. Gör. kadroları bundan sonra YÖK’ten ilan edilecek deniliyor… Peki bu kadrolara ihtiyaç olduğu talebi nasıl alınacak?
Mevcut Araş.Gör. / Öğr. Gör. alımındaki gibi ilgili Bölüm/Üniversite ana kriter ve eğer istiyorsa ek kriterler koyarak YÖK’e mi iletecek?
Yoksa nereye ve hangi bölüme Dr.Öğr.Gör. kadrosunun hangi üniversiteye verileceğine de YÖK mü karar verecek?”
C.İ.-
Eğer değişiklik olmazsa, doktorasını tamamlayanlar YÖK’ün oluşturacağı ve online başvurulabilecek bir yazılıma kayıt olacaklar. Burada bilimsel çalışmaları değerlendirilen ve puanlanan adaylar öğretim üyesi havuzu diyebileceğimiz “akademik kariyer platformu”na girecekler. Üniversiteler yeni öğretim üyesi istediğinde –burası önemli ve bizim en çok ısrar ettiğimiz ve istediğimiz bölüm- artık “kişiye özel, sipariş ilanlar” vermeyecek. Talebini YÖK’e anahtar kelimeler ve alan bilgisi ile iletecek. YÖK bilgisayar ortamında en uygun ve puan sıralamasındaki ilk 10 adayı otomatik olarak üniversiteye bildirecek. Aynı zamanda seçilen adaylara da bilgi gidecek. Üniversite bu adaylar arasından seçim yapacak ve atama gerçekleşecek.

Ahlaki ve vicdani olarak çok tartışılan ve akademinin saygınlığını yerle bir eden üniversitelerin “kişiye özel sipariş ilanlarının” kaldırılması, dünyadaki tek kişiyi işaret eden etik dışı tutumlarının sona erdirilmesi açısından bu reform çok önemlidir.

Bu açıdan YÖK’ü, katkı koyanları (ki adlarını bende saklı, bir gün bu iyiliklerini kitap olarak yazarım belki) ve bu önerileri/önerilerimizi dikkate alan YÖK başkanı Yekta Saraç’ı bu reform için gerçekten kutlarım. (Hep eleştirmiyoruz, iyiye iyi, güzel güzel demezsek, eleştirilerimizin de değeri olmaz. Bu konuda haklarını teslim etmem gerek)

***
DOKTORALI ARAŞTIRMA GÖREVLİLERİ NE OLACAK?
“Maalesef Arş.Gör.Dr. unvanı ile çalışan ve doktora eğitimini tamamlamış öğretim elemanları hakkında bir iyileştirme yapılmamış ya da gözden kaçmıştır.”
Arş.Gör.Dr. kadrosunda bulunan bizler doktora unvanını yıllar önce almış olmamıza rağmen lisans üstü öğrencisi yetiştiremiyoruz çünkü öğretim üyesi kadrosunda değiliz ya da onların özlük haklarına sahip değiliz.
Arş.Gör.Dr. kadrosunda bulunan Doktoralı elemanların da öğrenci yetiştirebilmesine, belli kriterleri sağlayanların lisans üstü öğrenci alabilmelerine ya da ikinci tez danışmanı olabilmelerine, lisans üstü tez savunma jürilerinde görev alabilmelerine dayanak olacak yasal düzenlemelerin bu ilgili kanuna eklenmesini istiyorum.”

C.İ. –
Haklısınız. Bu konuyu komisyonda önerebiliriz. (Bu talebin kapsamını bu metinden tam olarak anlamak mümkün değil, ancak “doktora yapmış ve akademik kadroda olan öğretim elemanı olanlar için “doktor öğretim üyesi” ünvanı verilir” ifadesi kanundaki Yard. Doç.’ler ile aynı statüyü sağlar. Ancak burada uzmanlık yapan araştırma görevlileri kapsam içinde olamaz.)

***
YASA EŞİTLİK SAĞLAMALI, AKADEMİSYENİN GEÇİM DERDİ OLMAMALIDIR
“Geçici bir madde ile “yükseltilme kriterlerini sağlayan doktor unvanına sahip öğretim elemanlarının yardımcı doçentliğin yerine yeni ihdas edilecek öğretim üyesi kadrolarına yükseltilmesi” şeklinde bir ekleme ile doktoralı araştırma görevlilerinin problemlerini çözebileceğini düşünüyorum.”

C.İ. –
Yasa zaten bunu sağlıyor. Burada sorun zaten Yard. Doç statüsü kazanmış öğretim üyelerinin yasanın bu hali ile “statü kaybetmesi”. Biz buna itiraz ediyoruz. Bu tasarı kesinlikle revize edilmeli ve geliştirilmelidir. Bu yönelik birçok önerimiz oldu ve komisyonda da ısrar edeceğiz. ( Örneğin; kişisel düşüncem, doktor veya uzman öğretim üyelerinin özlük hakları ve maaş olarak doçent kadrolarına eşitlenmesini, maddi yarışın bir yana bırakılması ve genç bilim insanlarının refah içinde çalışması, doçentliğin salt bir bilimsel kazanım ve unvan olması , insanların maddi nedenlerle doçent olmaya çalışmamaları, doçentliğin bir getiri meselesi değil bir onur, bilimsel unvan olarak görmeleri önemlidir.)

***
DİL SINAVI NE OLACAK?
“Yeni degisiklikle “Doktor ogretim görevlisi” kadrosunun gelmesini memnuniyetle karsiliyorum. Yurt disinda doktora yapmis biri olarak, bilim ve teknoloji ile ilgili bir alanda arastirma yapmanin İngilizce bilmeden mumkun olmayacagini ve bundan dolayi docentlik ve ustu unvanlarda dil sartinin ve akademik uretkenlik sartlarinin daha rekabetci olmasi gerektigini dusunmekteyim. YDS veya YOKDIL gibi sadece okuma uzerine olan bir sinavda bile 55 sartindan ziyade 80 gelmesi gerekli goruyorum. Zira okudugunu anlayamayan ve yazamayan bir akademisyen olamaz.”
C.İ. –
Dil sınavı çok tartışmalı bir konu. Bu konuda ciddi mağdur akademisyen var. Ancak bir o kadar akademisyen de “dil bilmeyen” akademisyenin nasıl bilimsel araştırma ve okuma yapabileceği konusunda endişeli. Dil meselesini akademinin kalitesi ile doğru orantılı gören çok sayıda bilim insanımız var. Buna karşın bazı akademisyenler batı ülkelerinde “dil sınavı” olmadığını, kendi alanlarında dil bilmeye gerek olmadığını savunuyor. Bu tartışmaya girmeden sonucu söyleyeyim; bu tasarı ile dil Sınavı barajı 55 yapılıyor. Ancak üniversitelere de doçent ve profesör atamalarında isterlerse kendi dil barajlarını/ puanlarını şart koşabilecek. Özetle; doktora 55 puanlık yabancı dil bileceksin, ötesinde üniversitenle anlaşacaksın.
***
ÖĞRETİM ÜYESİ KİMDİR?
“Öğretim üyesi sınıfı: Dr./Sy., Doç. ve Prof. olmalıdır.
Mevcut Y.Doç.ler, yeni bir unvan ihdas edilmemelidir.
Tasarı mevcut Y.Doç.ler tarafından “tenzili rütbe” olarak karşılanmıştır. Bu; sorunu çözen değil, yeni mağduriyetler yaratan bir anlayıştadır.
Mevcut Y.Doç.ler bedava üst unvan, maaşa –yeni teklif edilen unvanla- 100 tl zam istemiyor. Ayrıca; “hakkı ile yabancı dili geçmeyenlerin, soruları çalanların Doç. ve Prof. olmasına neden engel olunmadı? Etik olmak suç mu?” soruları, hala cevaplarını beklemektedir…”

C.İ. –
Bu yasa kanunlaşırsa; akademik alanda okutman, öğretim görevlisi, asistan, uzman vb. ve öğretim üyesi (doktora yapmış olmak zorunlu olacak) ünvaları ; DOKTOR ÖĞRETİM ÜYESİ – DOÇENT – PROFESÖR şeklinde olacak.
***

TEKKEYİ BEKLEYEN ÇORBAYI İÇSİN Mİ?
“Mevcut Y.Doç.leri eritmek ve haklarını iade etmek için, YÖK tarafından; sosyal, sayısal, sağlık, mühendislik, sanat, ilahiyat, iletişim, müzik v.b. alanlarda komisyonlar kurularak, başvurular alınır. Yasanın kabul edildiği tarih esas alınarak, daha önceki tarihlerde uygulandığı gibi, Y.Doç. için 4 yıl, Doç. için 8 yıl, Prof. için 15 yıl ve üzeri çalışanlar dilekçelerini ve dosyalarını verir. Başvurduğu unvanın YÖK tarafından konulmuş olan kriterlerini yerine getirenlerin ataması yapılır. 4-8 yıl arası çalışan Y.Doç.lerin hakları, unvanı değiştirilse de korunur. 8. Yılı dolduran Y.Doç. (veya Dr.Öğr. Gör.), bu kanuna göre başvurusunu yaparak değerlendirmeye alınır, çalışmaları yeterliyse Doç. liğe atanır. Bu şekilde, 2018+4=2022 yani, Ocak 2023’te mevcut Y.Doç.lik kalkmış olur… Yeni başlayanlar, kabul edilecek yeni yasaya göre unvanlarını alırlar. Böylece hem mevcutların hakkı korunmuş, hem de yeni başlayanların önü açılmış, hak yenilmemiş olur. Bu işlemler en geç iki ay içinde bitirilir.”

C.İ. –
Bu da farklı bir öneri. Yıl üzerinden öneri yapan çok kişi var. Bu konuda tartışma keskin. Akademik ortamda beklemek/ bekletilmek veya yıl geçirmek doçentlik ve profesörlük gibi bilimsel yeterlilik unvanlarına atama için koşul olmalı mıdır? Ya da salt bir akademide yıllar geçirmek (“tekkeyi bekleyen çorbayı içer” “yaklaşımı) geçerli olabilir mi? Doğrusu bu medeni ülkelerde tartışma konusu değildir. Ancak içinde bulunduğumuz koşullar ve durum nedeniyle şu tartışılabilir; 37 yıldır beğenilmese de oturmuş ve yerleşmiş bir yardımcı doçent statüsü var. Şimdi bir günde bu statünün iptali elbette bir mağduriyet olarak algılanıyor veya gerçekten mağduriyet… Bu durumda akademinin de ihtiyacı olan veya bir şekilde haksızlığa uğramış ve hala uğrayan bu akademik statü için bir defaya mahsus ayrıcalık tanınabilir. Yasalar zaten bunun için yapılıyor. Bu durumda doçentlik kriterlerini yerine getiren 5 – 10 – 15 yıl bekleyenler veya bu süreleri dolduranlar için “geçici madde” eklenebilir. Ancak tartışılması, tartılması ve gelecek yansımaları çok iyi değerlendirilmesi gereken bir öneridir. Komisyonda tartışılacaktır. (Komisyon görüşmelerinin tutanaklarını TBMM resmî Web sitesinde MEB Komisyon görüşmeleri bölümüne yayınlanır. Oradan tüm konuşulanları görebilirsiniz)

***
YETKİNLİK BELGESİ MERKEZİ, ATAMA YEREL
“8/Mevcut Y.Doç.ler ve akademisyenler; yükseltmelerin üniversitelere bırakılmasına karşıdırlar. Birçok MV; teklifte yer alan ve her üniversitenin atama kriterlerinde kendi kuralını koyması yönündeki değişiklikler için “kaos çıkarır” görüşündedirler.
9/ Zaten mevcut Y.Doç.ler, her üç yılda bir dosya vermekte ve komisyon tarafından değerlendirilerek, görevleri uzatılmaktadır. Yani, üretmeye devam eden kişilerdir. Bu nedenle, alacakları unvanları hak etmiş kişiler olacaklardır.”

C.İ. –
Doçentlik Yeterlilik veya Yetkinlik meselesi bu tasarı ile merkezi hale geliyor. Aksine Doçentlik Yeterliliği YÖK/UAK tarafından yapılan çalışmalar üzerinden değerlendiriliyor. (ancak herhangi şekilde bir bilim sınavı ve dil sınavı yok) Ancak bu tasarıya göre unvan atama yerel olacak
***

AKADEMİK KARİYER SİSTEMATİK OLMALIDIR, KİŞİLERİN KEYFİYETİNE BIRAKILAMAZ
“Bazı vekillerimizin dile getirdiği; “Bizde akademisyenler unvan alınca çalışmıyor, bir çok Prof. üretmiyor”, görüşüne kısmen katılmakla beraber, çalış(tır)mamak sistemin getirdiği bir sonuçtur. Mevcut Y.Doç.lere, bunları örnek vermek doğru değildir.”

C.İ. –
Maalesef bu salt akademik bir sorun değil. Liyakat ve kişilik konusu. Tasarıda bu konuda bir madde yok ama bir akademisyenin 35 yaşında profesör olup 75 yaşına kadar üretmesini denetleyen ve sorgulayan çok az sistem ve zorlama var. Aslında çağdaş bilimsel bir ortamda sorumlu bir bilim insanı için ne denetim/ sorgu mekanizmalarına ne de yönetmelik ve kanunlara gerek yok. Ancak sistemler kişilerin görgüsüne, bilgisine, faziletine, gönlüne ve ahlakına terk edilemez. Nitekim bugün bir doçent 35-40 yaşında profesör olduktan sonra – biraz abartarak da olsa- tüm yayın ve kitaplarını üniversite bahçesinde yaksa ve odasına hamak kurup her gün sallansa 35-40 yıl emekli olana kadar maaşını alır ve maalesef bu sistemde bu sorumsuzluk/tembellik/suistimali önleyecek fazlaca mekanizma yok.
***

DOÇENTLİĞE BAŞVURMANIN BİR ZAMAN KISITI OLMALI MIDIR? 
“Dr./Sy. yapan kişiler zaten, belli kriterleri tamamladıklarında Doç.liğe başvurmaktadır. O nedenle tasarıda yeni bir şey getirilmemiştir. Dr./Sy. den sonra mutlaka 4-5 yıl şartı konulmalıdır.”

C.İ. –
Bu soruyu YÖK toplantısında şöyle sordum “doktorasını alan ertesi gün, hafta ve ay doçentliğe başvurabilir mi?” Bu konuda tasarıda engel ve koşul yok ancak hayatın akışı ve doktora sonrası yayınların puanlanması elbette pratikte hemen doçent olmayı mümkün kılmıyor. Ancak bir zaman kısıtı konabilir mi? Olmalı mıdır? Yoksa ölçü kişilerin performansı, çalışması ve emekleri mi olmalıdır? Şu an yardımcı doçent ve doktora sahibi akademisyenler için bir kereye mahsus tasarıya konabilir mi? Bu tartışılır.

TASARIDA BİLİMSEL YETERLİLİK SORGULAMASI SORUNLU SANAT, UYGULAMA VE ALAN BİLGİSİ NASIL SORGULANACAK?

“Mevcut Y.Doç.leri eritmek ve haklarını iade etmek için, YÖK tarafından; sosyal, sayısal, sağlık, mühendislik, sanat , ilahiyat, iletişim, müzik v.b. alanlarda komisyonlar kurularak, başvurular alınır. Yasanın kabul edildiği tarih esas alınarak, daha önceki tarihlerde uygulandığı gibi, Y.Doç. için 4 yıl, Doç. için 8 yıl,Prof. için 15 yıl ve üzeri çalışanlar dilekçelerini ve dosyalarını verir. Başvurduğu unvanın YÖK tarafından konulmuş olan kriterlerini yerine getirenlerin ataması yapılır.”

C.İ. –
Bu komisyonda tartışılabilecek bir konu. Ancak bu metin aklıma uygulamalı (sanat, tıp özellikle cerrahi, mimari gibi) alanlarda sanatta yeterlilik ve bilim sınavı ciddi bir sorun.
Bu tasarı ile doktorası tamamlayan (ki bu yurtiçi ve dışında hiç de uygun olmayan veya etik dışı yollarla da elde edilmiş, kuşkulu yayınlar ve çalışmalar ile olabilir) herkes salt belgeler üzerinden (yani hiçbir görüşme ve yeterlilik/yetkinlik sınamasına tabii olmadan) UAK/YÖK’ten merkezi “doçentlik belgesi” alabilecek, üniversitelerde – zorunlu olmadıkları için- hiçbir görüşme yapmadan bu doçent adayının eserlerini ve yayınlarını yine salt dosya üstünden jüri doçent atayabilir. Yani bir cerrah bir noktadan sonra eline hiç bisturi alamadan, ameliyat yapmadan, bir keman doçentinin yetkin bir keman ustası olduğunu sınamadan, bir mimarın proje çizip çizmediğini sorgulamadan doçent atamak olası. Bu tasarının en sorunlu yanı; ADAYIN DOÇENTLİK BİLİM ALANININ TAMAMINDA BİLİMSEL YETERLİLİK VE UYGULAMADA yetkinliğini ölçmüyor. Örneğin; doktora bir konu üstüne yapılıyor. Diyelim ki; tarih için salt İstiklal Savaşı üzerinde veya biyoloji için salt hücre konusunda doktora yapan birinin bilim alanının tamamına ait en azından genel kültürünü bile test edecek bir aşama yok. Bu da gelecekte Cerrahi Profesörü olan karaciğeri bilen ama mideden anlamayan, Biyoloji doçenti olan salt hücre biyolojisi bilen diğer biyoloji alanlarını bilmeyen bir dolu öğretim üyesi grubu olacaktır. Bu örnekler çoğaltılabilir. Sonuç olarak eleştirdiğimiz beğenmediğimiz ve bugün kaldırılacak olan doçentlik sınavlarının stresi ve hazırlanma süreçleri en azından adayların tüm bilim alanında teorik çalışmasını zorlayan bir sistemdi. Bilim alanındaki bu açığı ve sorgulama süreci açığını kapatacak bir çözüm bulunmalıdır. Bu konudaki somut önerileri bekliyorum.
***
DOĞRUDAN DOÇ VE PROF KADROLARINA GEÇİŞ OLABİLİR Mİ?
“Mevcut Y.Doç.lere, yeni bir unvan asla yaratılmamalıdır; YÖK Başkanının bu yöndeki açıklamasına karşın, Cumhurbaşkanımız; “Ara unvan olmayacak. Dr./Sy. olan direkt Doç.liğe başvuracak” demiştir. Ama, basına yansıyan tasarıda (13.01.2018), “Doktor Öğretim Görevlisi” diye bir kadronun ihdas edileceği; mevcut Y.Doç.lerin, ‘Doktor Öğretim Görevlisi’ kadrosuna herhangi bir işlem ve şarta gerek duymaksızın geçirileceği, ihdas edilen bu kadronun aylık ücretlerinin, yardımcı doçent kadrosuna göre daha iyi olacağı” yer almaktadır. Bu, mevcut Y.Doç.ler için, bir tenzili rütbe olup, Cumhurbaşkanımızın söylemleri ile de uyuşmamaktadır… Bu, mevcut Y.Doç.’lerin; “sukutu hayale” uğratılmasıdır. Y.Doç.lerin; özlük haklarını yükseltir gözüküp, Öğr. Gör. sınıfına indirgemek tir. . Mevcut; Y.Doç.ler için, mutlaka geçici maddelerle Doç.liğe ve Prof.luğa geçiş sağlanmalıdır. 
Ayrıca; yeni unvan ihdası, yeni kurulan üniversitelerde kurulması düşünülen bölümleri de sekteye uğratacaktır. Yönetmeliklerde bölüm kurmak için; en az üç Y.Doç. olması şartı vardır. O zaman, bu yönetmeliklerinde değişmesi gerekecektir.”

C.İ. –
Bu konuyu komisyonda gündeme taşımaya çalışacağım. Ne kadar karşılık bulur bilemiyorum.

***
DOKTOR ÖĞRETİM ÜYESİ STATÜSÜ 
“Üniversitelerde unvanlar; Öğretim Elemanı:Uzman, Öğr.Gör., Arş.Gör., Öğr.Üyesi: Dr./Sy., Doç., Prof. şeklinde uygulanmalıdır. (Ki, açıklamaların bu yönde olması sevindiricidir.) Yani, Dr./Sy. Öğr.Üyesi sınıfına alınmalıdır”

C.İ. –
Tüm partiler hem fikir. Yardımcı doçentlerin yeni statüsü de “öğretim üyesi” olacak. Hatta doktorasını tamamlayıp üniversitelere atanan yeni akademisyen arkadaşlarımız da öğretim üyesi statüsünde olacak.

***
YABANCI DİL –BİLİM SINAVI ORANLI OLSUN DİYEN ÖNERİ
“Doç.liğe başvuruda yabancı dil barajı tamamen kaldırılmalı, bilim/sanat öncelenmelidir. Ya da; bilim sınavı%70, yabancı dil sınavı%30 ortalaması=60 olmalıdır.”
C.İ. –
Fikir ve öneri çok. Bu konuda yukarda yanıt verdim.
***
DOÇENTLİK İÇİN HANGİ ÇALIŞMALAR GEÇERLİ OLSUN?
“Dr./Sy. den sonra Doç.liğe başvuru için mutlaka yıl şartı (4 yıl) konulmalıdır. Bir akademisyen, aldığı (Dr./Sy.) unvandan sonraki (en az %50’si) çalışmaları ile Doç. unvanı için değerlendirilmelidir.”
C.İ. –
Bu YÖK /UAK alanında yönetmelik ile belirlenebilecek bir konu. Komisyonda yasaya konabilir mi? Tartışılabilir.
***
DOÇENT OLUP YARD. DOÇENT KADROSUNDA BEKLEYENLER DOĞRUDAN ATANABİLİR Mİ?
“Doçentlik unvanı alan akademisyenlerin hangi kadroda olduğuna bakılmaksızın bulunduğu üniversitenin doçentlik atama kriterlerini taşıyan öğretim elemanlarının kadroları doçent kadrosuna dönüştürülmelidir”

C.İ. –
Bu bir mağduriyet… Maalesef birçok doçent bu haksızlığa uğruyor. Bu konu bu kanun tasarısının kapsamında değil ancak doçent olup (yani doçentliğini almış ama) henüz yardımcı doçent kadrolarında bekleyen bilim insanlarımız için komisyonda doğrudan atanmaları için önerge verebiliriz.

***
KRİTERLER SOMUT, OBJEKTİF, ÖLÇÜLEBİLİR, ADİL VE MAKUL OLMALIDIR
“Mevcut Sistemi Düzeltmek İçin
1. Mevcut doçentlik sisteminde var olan:
a- Merkezi yabancı dil sınav zorunluluğu kaldırılmalıdır.
b- Sözlü sınav kaldırılmalıdır.
c- Jüri sistemi arızalıdır kaldırılmalıdır,
2- Doçentlik akademik unvan değil, profesörlük gibi kadro unvanı olarak değerlendirilmelidir (dünyada da böyledir) ve durum üniversitelere bırakılmalıdır. Yayın kriterlerini YÖK/ÜAK belirlemeli, kriter şartlarını yerine getirenlerin, tıpkı profesörlük gibi üniversitelerinde doçentlik atamaları yeni bir işleme gerek kalmaksızın gerçekleştirilmelidir.”
C.İ. –
Bu tasarıda doçentlik unvanı kadroya bağlı. Kişi kriterleri sağladıktan sonra kabul edildiği ve şartlarını yerine getirebildiği üniversitenin doçenti olacak. Başka bir yerde çalışmak veya geçiş yapmak isterse tekrar gideceği akademik kurumun koşullarını yerine getirmesi gerekecek. YÖK bunu “her üniversitenin düzeyi ve zorluğu aynı değil bu nedenle doçentlik kişiye değil kadroya mahsustur” diyor.
Kriterleri yerine getiren ve YÖK/ UAK’tan “doçentlik yetkinliği” alan kişi üniversitelerin kendi kriter ve koşullarını sağlarsa doçentliğin gerektirdiği çalışma ve hizmetleri verebilecek ve özlük haklarına sahip olabilecek. Burada bizim itirazımız kişilerin kaderlerinin ve kariyerlerinin bir kişiye (rektörlere) veya rektörün belirleyeceği jüri ve kriterlere bırakılmaması. Bu kriterler somut, objektif, ölçülebilir ve makul olmalıdır. Bizim önerimiz ayrıca tasarıdaki son değerlendirme jürilerinin üniversite dışından ve merkezi olarak belirlenmesidir. Zira rektörün belirleyeceği jüri rektörün etkisine daha çok girecektir.
***
DOÇENTLİĞİN SANT, UYGULAMA VE BECERİ YETİLERİ NASIL SORGULANACAK?
“Üniversiteler Arası Kurul (ÜAK) tarafından Doçentlik Yeterlik Belgesi’nin verilmesi ile birlikte ilana ve üniversite yönetimlerine gerek kalmaksızın doğrudan Doçentliğe atanmış kabul edilmeli. Aksi takdirde geçmişte de fazlasıyla yaşanan özlük sorunları ve mağduriyetler ortaya çıkacaktır.”
C.İ. –
Üniversitelerin kendileri için ihtiyaç duyduğu spesifik özellikleri nasıl sağlayacağız? Bilim sınavı yok, salt yayın ve eser ile yetkinliği ne düzeyde anlayabiliriz?
Ders anlatabilme, iletişim becerileri, sanatsal ve uygulamada yeterlilik/yetkinlik için adayların düzeyini anlamak için öneriniz nedir?
***

YENİ STATÜNÜN ÖZLÜK HAKLARI VE MAAŞLARI DAHA İYİ OLMALIDIR
“Doçentlik sınavına girme hakkı da maalesef elimizden alınmak isteniyor. Yrd.DoçDr. ünvanını vermeyen üniversiteler Doçentlik ünvanını hiç vermeyecektir. Bu bağlamda doktorasını tamamlamış olan, atama kriterlerini sağlamasına rağmen yardımcı doçent kadrosuna yükseltilmesi yapılmayan mevcut araştırma görevlisi doktorların kadro derece (4. derece altına inilememesi) ve özlük hakkı mağduriyetinin giderilmesi için geçici bir madde ile “yükseltilme kriterlerini sağlayan doktor unvanına sahip öğretim elemanlarının yardımcı doçentliğin yerine yeni ihdas edilecek öğretim üyesi kadrolarına yükseltilmesi” konusunun yapılan kanun tasarısına eklenmesi için gereğinin yapılmasını; büyük yatırımlar yapılarak devletimiz tarafından yurtdışına gönderilen nitelikli bilim insanlarının kaybedilmemesi adına kaderimizin Rektör veya Dekanların insiyatifine bırakılmadan dogrudan yeni ihdas edilecek öğretim üyesi kadrolarına yükseltilmesi gerektigini bilgilerinize saygılarımla arz ederim.”
C.İ. –
Bu kadro, özlük hakkı ve hak kaybı konularını komisyonda gündeme getireceğiz.
Bana göre doktorasını yapmış, doçentlik kriterlerini sağlayan her akademisyen ekonomik endişe duymadan, geçim sıkıntısı düşünmeden, refah ve huzur içinde tüm zamanını ve enerjisini eğitime ve araştırmaya harcamalıdır. Akademisyenlere, bilim insanlarına ve eğitime verilecek hiçbir bütçe ve olanak lüks değildir. Bilime harcama zorunluluktur ve ülkenin medeniyet, gelişmişlik göstergesidir.
***

ÜNİVERSİTEDEN AYRILAN AKADEMİSYEN TEKRAR DÖNMEK İSTERSE
“Yeni kanun teklifiyle ilgili 60/b maddesinde değişiklik yapılmış. Eskisinde “kadro şartı aranmaksızın geri dönebilirler” ifadesi “Durumlarına uygun kadro bulunması halinde geri dönebilirler.” olarak değiştirilmiş.
Burdaki DURUM ifadesi üniversiteler tarafından çok esnek yorumlanacak, diye düşünüyorum. Geri dönebilirler, ifadesini milletvekilleri için kullanılan GERİ DÖNERLER, olarak değiştirilmesi mümkün müdür?”

C.İ. –
Bu konuda tartışmalı. Özellikle özel sektöre giden ve dönen, büyük kentlerdeki akademisyenlerin suiistimal ettiği bir madde bu. Elbette bir akademisyen üniversiteden ayrılıp özgür iradesi ile başka bir alanda, kurumda ve ülkede çalışabilir veya özel nedenlerle üniversiteden ayrılabilir. Sonra da üniversiteye dönebilir. Biz YÖK toplantısında salt “kadro şartına bağlı “olmasının rektörlerin inisiyatifine dönüşeceğini ve keyfine kalacağını ifade ederek itiraz ettik.

Kişisel görüşüm; “akademisyen bir kez olmak koşulu ile kadro şartı aranmaksızın eski statü ve kadrosuna döner” olmalıdır. Sınırsız olması sorun yaratabiliyor.

***

ÇOK BEKLEYENLER HEMEN DOÇENT VE PROFESÖR OLABİLİR Mİ?
Gelişmiş ülkelerin çoğunda sadece doçentlik ve profesörlük kadro olarak bulunmaktadır. Yardımcı doçentlik kadrosu sizlerin de belirttiği gibi yoktur. 
Ayrıca doçentlik de bir unvan olarak addedilmemekte o da bir üniversite kadrosu olarak görülmektedir. 
“Bu yüzden yardımcı doçentlik kadrosunun bir an önce lağvedilmesinin ve tüm yardımcı doçentlerin doçent veya profesörlük kadrolarına alınmasının yerinde bir karar olacağı görüşündeyim.
Yardımcı doçentlerin büyük bir kısmı uzun yıllardır bir takım nedenlerden dolayı doçentlik kadrosuna alınmayıp mağdur edilmişlerdir.
(Gerekli tüm atama kriterlerini sağlamış fakat subjektif bir değerlendirme olan eser incelemeden veya sözlü sınavından geçememiş veyahut da, sadece dil kriterini aşamamış çoğu yardımcı doçent mağdur sıfatındadır) Bu mağduriyet şöyle giderilebilir: 
Belli bir yıldan fazla örneğin, 20 yıldan fazla bu kadroda bulunanlar, belirlenecek olan yeni kriterleri sağlamakla profesörlük kadrosuna atanabilir.
Profesörlük kriterlerini sağlamayan diğer tüm yardımcı doçentler de doçentlik kadrosuna atanabilir.”

C.İ. –
Farklı görüşlerde var. Bilinmesi ve kayıtlara geçmesi için değerlendirme içine aldım. Tartışılabilir ama şu an doçent ve profesör olanlar ne düşünür?

***

SORUN SALT AKADEMİK DEĞİL, ETİK BİR SORUN ULUSAL VERİ ARŞİVİ ÖNERİYORUZ
“UAK’ın belirlediği jürilerin değerlendirmesi sonucu eser incelemesinden geçenlere ve süreci devam edenlere yönelik yök taslağında açıklama bulunmaktayken, khk teklifinde bulunmamaktadır.
Yeni düzenleme ile eser incelemesinin üniversitelere bırakılacağı anlaşılmakta ve bu durum uak eser değerlendirmesine göre daha çok subjektiflik oluşturacaktır.”

C.İ. –
Eser değerlendirme kriterlerinde objektiflik, gerçeklik, yetkinlik, adalet ve denetlenebilirlik çok önemli. Bu konuda her toplantı ve ortamda UAK veya YÖK’ün kesin, net, adil ve objektif kriterler belirlemesi gerektiğini söylüyoruz.
Bunun yasa içinde yer alması zor. Ancak yönetmelik ile sağlanabilir.

Ancak burada asıl sorun akademik değil ahlaki…
Özellikle
Sahte tez,
Paralı makaleler,
Tez dükkanlarında yazılan ısmarlama tezler,
İntihal,
Kopya yayınlar, bölümler
Başkasına yazdırılmış yayınlar,
Yancı yayınlarda imza sahibi olmak,
Emek hırsızlığı,
Kalitesiz dergilerde yayınlanan çalışmalar,
Çeviri kopya çalışmalar, projeler,
Başkasını sınava sokarak geçilen sınavlar,
Ücretle yazdırılan kitap ve çalışmalar,
Verileri oynanmış araştırmalar,
Soru çalarak sınav geçenler,
Torpil, siyaset ve yandaşlık ile statü edinenler,
FETÖ aracılığı ile kariyer sahibi olanlar,
Özel üniversite veya yurtdışında kariyeri kuşkulu olanlar,
Feodal ilişkilerle elde edilen konumlar,
Aile bağları ile sağlanan kadrolar,
Siyasi ilişkilerle kapılan koltuklar,
…ve daha onlarca farklı etik sorun var. Bu vicdani, ahlaki ve hukuki sorunları kusursuz test edecek ve denetleyebilecek bir sistem maalesef henüz yok. Ya da ben bilmiyorum.
Maalesef akademik dünyada gençleri eğitecek ve bilim yapacak insanlar için bu konuları dile getirmek bile çok acı.

Bu konuların akademide kuşkusunun bile olması üniversitelerin zayıf karnıdır. Nitekim ortaya çıkan sonuçlar, bilimsel ölçümler, yaşanan ve kamuoyuna yansıyan ve giderek artan tuhaf olaylar akademinin kalitesinin düzeyini ve bu kuşkuları gerçekliğini ortaya koymaktadır.

Bu konuda YÖK toplantısında YÖK bünyesinde oluşturulacak yazılım ile ULUSAL BİR AKADEMİK VERİ ARŞİVİ oluşturulmasını istedik. Bu veri tabanının herkese ve denetime açık olmasını, şeffaf bir arşivin yararlı olacağını, ancak bu ulusal arşive kabul edilen ve referans alan çalışmaların değerlendirilmesini önerdim.

***
DOÇENTLİK SÜRECİ YARIM KALANLAR NE OLACAK?
“Biz 2015 ekim doçentlik başvurusu yaptık. Bizim eser incelememiz sizin tasarıda belirttiğiniz 2 süreci içermektedir. Bizim 2 süreç de tamamlandı.. ve subjektif sözlüye girdik. 
1-Yeterlilik süreci: Biz ilk başvurduğumuzda ÜAKdaki 11 kişiden oluşan kurul başvuru dosyalarımızı inceledi ve başvurumuzun geçerli olduğunu söyledi. Yani şimdiki yeterlilik belgesinin verileceği aşama tamamlamış oldu
2- Jüri süreci:. Bizim için şu an tasarıda yer alan 5 +2 kişiden oluşan jüri süreci de tamamlandı. Eğer jüri dosyalarımız tamam derse üniversitede isek kadro atamamızın yapılması , dışarıda isek ünvanımızın verilmesi gerekmektedir. 
Bundan dolayı ek madde ile doçentlik başvuru sürecinde olanların eser aşamasını başarı ile tamamlamış olanlara ÜAK direk doçentlik ünvanı verir ibaresi yerinde olur.” 
C.İ. –
Bu hususu komisyonda gündeme getirebiliriz. Ancak tasarı UAK’ın unvan vermesini değil sadece “yeterlilik” vermesini öngörüyor. Ama maçın tam ortasında kural değişikliği nedeniyle yaşanacak mağduriyetlerin önüne geçilmesi için bir formül bulunması konusunda size hak veriyorum. Somut önerileri sunacağız.
***

DOKTORASINI TAMAMLAYAN ÖĞRETİM GÖREVLİLERİ
“Bir defaya mahsus olmak üzere, araştırma görevlilerinden doktorasını tamamlayan öğretim elemanları için de, hiç bir işleme gerek kalmaksızın Dr ÖĞRETİM ÜYESİ ünvanı verilip ve öğretim üyelerinin bütün haklarından istifade etmeleri sağlanabilir…”

C.İ. –
Bunu komisyonda gündeme getireceğiz. Bu konuda asıl sorun bütçe ve kadro açısından iktidar çekince koyabilir.

***

DİL SINAVI OLSUN DİYENLER
“Bundan sonraki yıllarda öğretim üyesi olarak atanacak öğretim üye adaylarından aşağıdaki dil puanlarının aranması sağlanabilir:
– Dr öğretim üyesi adaylarından 60 puan,
– Doçent öğretim üyesi adaylarından 65 puan,
– Profesör öğretim üyesi adaylarından ise 70 puan dil şartının sağlanması istenebilir…”

C.İ. –
Dil sınavı kaldırılsın diyenlere karşın bu düşüncede olanlar da var. Her düşüncenin kendi içinde tutarlılığı ve gerekçesi var. Tartışılabilir. Ancak bu çağda dünyayı izlemek, küreselleşen dünyada uluslararası alanda yetkinlik için dil bilgisi zorunluluk. Ancak dil konusunda ciddi sorunlar yaşayan akademisyenlerin bir bölümü konumu salt memuriyet ve öğretmenlik olarak görebiliyor ve eğitim için Türkçe bilmenin yeterli olduğunu savunuyorlar. Sanırım bu tartışma hep sürecek ama salt yerli-milli olma söz konusu ise dil sınavı bile kaldırılabilir ama “üniversal” sözcüğünden türettiğimiz “üniversite” için dil tartışması ne kadar anlamlıdır, gereklidir konusunu, sorumlu, iddialı ve idealist akademisyenlerin aklına, vicdanına, bilgisine ve görgüsüne bırakıyorum.

***

ÖYP’LİLER… 
BU TASARI ÖYP MAĞDURİYETİNİ DÜZELTMEK İÇİN BİR FIRSATTIR. ÖYP MAĞDURİYETİNİN ÇÖZÜLMESİ AKADEMİNİN VİCDANİ VE HUKUKİ GÖSTERGESİDİR

“bu kanun değişlikliği ile KHK ile kadroları 50d’ye dönüştürülen ÖYP’li araştırma görevlilerinden hiç bir terör örgütüne bulaşmamış araştırma görevlilerine ait kadroların, hiç bir işleme gerek kalmaksızın tekrar 33a’ya çevrilmesi tekrar sağlanabilir…”

C.İ. –
ÖYP konusu en çok ısrarlı ve duyarlı olduğum bir konu. ÖYP’liler KHK ile ciddi haksızlığa uğramış ve süreç içinde haksızlığa uğradıkları cümle alemce kabul edilmiş bir akademik topluluktur. Analarının ak sütü gibi helal ve alın terleri ile kazandıkları sınavlarla kadrolarını hakkeden ÖYP’lilerin bir bölümü üniversitelerce kadrolarına iade edildiler. Ancak ciddi bir sayıdaki ÖYP’li maalesef rektörler ve üniversite yönetimlerinin egolarının, inatlarının kurbanı oldular. Vicdani ve hukuki olarak kazanılmış bir hakkın OHAL fırsatı iptal edilmesi kabul edilemez. Kaldı ki; devletin güvenirliliği, devamlılığı ve ciddiyeti açısından hukuken de kanunlar geri işletilemez, kazanılmış haklar iptal edilemez.

Son YÖK toplantısında da geniş olarak konuyu ifade ettik. Bu kanun tasarısının bu haksızlığı gidermek için bir fırsat olduğunu, hakları teslim edilmeyen ÖYP’lilerin OHAl sonrası yargıya gittiklerinde YÖK, Üniversiteler ve ülke için ciddi bir hukuki sorun olacağını, iç hukukta hakları teslim edilmese bile AHİM’e gitmeleri halinde ülkenin itibarı açısından da ciddi sorun olacağını, mali külfetlere yol açacağını, evrensel hukuk açısından davaları kazanacaklarını ancak devletine, akademiye küskün, güven duymayan bir akademisyen kitlesi yaratılacağını anlattım.
Bu bağlamda;
Bu tasarı içinde komisyonda sunulmak üzere birkaç önerge ve ek madde hazırladım. Bunlar ÖYP’lilerin ( doktarası devam edenler için doktara bitiminde ve tamamlayanlar için hemen, hangi nedenle olursa olsun kadrosu verilmeyenlerin) bir defaya mahsus olmak üzere kriterleri sağlayan tüm genç akademisyenlerin ” doktor öğretim üyesi “ kadrolarına atanmalarını önereceğim. En kötü olasılıkla Akademik Kariyer Platformu’nda mağdur olan ÖYP’lilerin öncelikli atanması için “ek puan” uygulaması tasarısı hazırladık.

Bir çok ÖYP’li arkadaş doğrudan KHK ile aynen hakların teslimi istiyor. Bunun için çok çaba harcadık. Ancak iktidarın bu konuda geri adım atması veya düzetme yapması çok gerçekçi bir beklenti değil.

Tek derdim olabildiğince mağduriyetin giderilmesi, yıllarca emek ve bütçe harcanan bu kaliteli insan sermayemizin, her biri ayrı değer olan genç akademisyenlerin bir şekilde akademik ortama kazandırılmasıdır. Zira bu ülke, aileleri, kendileri, akrabaları, arkadaşları, öğretmenleri ve bu toplum bu insanlara çok emek harcadı, yatırım yaptı. Böylesi değerli bilim insanı değerlerimizi bir kalemde silecek kadar zengin değiliz. Onları bir gecede, bir paragraf kanun maddesi ile yok sayacak kadar vicdansız ve hukuksuz olamayız. ÖYP’lileri OHAL karmaşası ve acele bir yanlış karar ile, binlerce değerli ve idealist genç akademisyeni ve onlara harcanan emekleri, onların harcadığı emeği tek bir satır karar ile heba edecek kadar körleşmiş, duyarsız ve akılsız olamayız.

ÖYP’liler için susan akademi onuru yara almıştır. Ancak bir yıl içinde doçent ve yardımcı doçentlere, susmaya devam ederlerse herkesin kapısını çalacak bir hukuksuzluk ve adaletsizlik olacaktır. “Komşularımı götürmeye geldiklerinde, kimse için itiraz etmedim ve beni almaya geldiklerinde itiraz edecek kimse kalmamıştı” Ünlü Nazi öyküsü unutulmamalıdır.

***

BİR BAŞKA DOĞRUDAN PROFESÖRLÜK VE DOÇENTLİĞE ATAMA ÖNERİSİ
“Bu kanun değişikliği ile; hiçbir terör örgütüne bulaşmamış, doçentlik dil sınavında başarılı olmuş ve yıllarca üniversitelerimizde öz veriyle çalışan öğretim üyeleri için hiçbir işleme gerek kalmadan bir defaya mahsus olmak üzere, 10 ? yılını dolduran öğretim üyelerinin DOÇENT, 15 ? yılını dolduran öğretim üyelerinin ise PROFESÖR olarak atanması sağlanabilir… (Bahsedilen öğretim üyelerinin YILLANMIŞ TECRÜBELERİ komisyonunuzca dikkate alınıp, bu öğretim üyelerinin DOÇENT veya PROFESÖR olarak atanmaları sağlanabilir)”

C.İ. –
Bir başka yardımcı doçent arkadaşın görüşü…

***
DOÇENTLİĞİN KİŞİYE DEĞİL KADROYA BAĞLANMASI SORUN OLUR
“Yükseköğretim Kanununda Doçentliğin akademik personel için bir unvan olmaktan çıkarılıp kadroya bağlanması mevcut sistemde üniversitelerimiz için telafisi zor yaralar açacaktır. ikame edilen tasarıda doçentlik belgesi alan kişinin doçent olması istenen kriterleri sağlasa dahi rektör, dekan gibi yöneticilerin insafına bırakılmaktadır. zira kadro takdiri üniversite yönetimindedir.Söz konusu durumun ileride eski sistemden daha büyük sorunlara yol açacağı aşikardır. “

C.İ. –
Yine bir başka ileti…

***
SON AŞAMA JÜRİSİ ÜNİVERSİTELERE Mİ BIRAKILMALI?
“Sözlünün kaldırılmış olması en güzel kazanım ancak ya bu kez sözlüyü yapmak isteyen kurumlar yaparsa? Taslak’ta mevcut eserden geçmiş sözlünden kalmış adaylar için ibare de göremedik, bizim mağduriyetimiz devam mı eder?

Umarım eski başvurular da dahil sözlü mağduru ve eserden başarılı olarak geçmiş tüm adaylara belge değil ünvan verilir.”

C.İ. –
Bu kanun tasarısı bu son aşamayı üniversitelerin oluşturacağı jürilere bırakıyor. Başkaca çözüm açısından somut öneri var mı?

***

TASARIDA EKSİKLİKLER VE AÇIKLAR VAR
“YÖK tarafından geçen hafta yayınlanan “Yardımcı Doçentliğin Kaldırılması” ve “Doçentlik” Süreçleri İle İlgili Sorular” başlıklı bilgilendirme notunda yer alan “mevcut sistemde eser inceleme aşamasında başarılı olup sözlü sınav aşamasında başarısız olan doçent adaylarının durumuna” ilişkin hususlara yer verilmediği görülmekte. Oysa YÖK tarafından önerilen kanun düzenlemesine ilişkin paylaşılan bilgi notunda; “mevcut sistemde eser inceleme aşamasında başarılı olup sözlü sınav aşamasında başarısız olan doçent adaylarının eser inceleme aşamasından başarılı olduğundan Doçentlik Yeterlik Belgesi alabileceği ve doğrudan üniversitelere başvuruda bulunabilecekleri” belirtilmekte. Ancak teklif edilen yasa metninde böyle bir ifade bulunmamakta.”

C.İ. –
Haklısınız tasarıda daha açık ve net olması için komisyonda dile getireceğiz. Aslında bu ve buna benzer birçok konuda yüzlerce ileti geldi. Çoğu konu ve sorun hakkında görüş bildirildi. Haklarını teslim etmeliyim ki; toplantıya katılanlar (özellikle Bizzat komisyon başkanı Emrullah İşler, Lale Karabıyık, Gaye Usluer, Mustafa Akaydın, Mustafa Balbay, Metin Lütfi Baydar, Bülent Bektaşoğlu, Zühal Topçu, Kamil Aydın, Mahmut Toğrul, Lezgin Botan tarafından) tasarıya yapıcı eleştiri açısından görüşlerini çok detaylı olarak ifade etti ve anlamlı, yararlı katkılar sundular. Tüm partilerin YÖK tasarısı karşısındaki tutumu yapıcı ve yardımcı olmaya dönüktü. YÖK’de eleştirilere açıktı ve bazı değişiklikleri kabul ettiler. Elbette asıl tutum ve duruş komisyonda belli olacak. Sonuç olarak orası son etkin karar noktası…

***

YETERLİLİK İÇİN SOMUT ÖNERİLER
“GEÇİCİ Madde. Yasanın yürürlüğe girdiği tarih itibariyle 35 yaşından küçük 63 yaşından büyük olmamak şartı ile; aşağıda belirtilen şartları taşıyanlardan doktorasını tamamlıyalı 10-15 yıl arası olanlar doçentliğe, 15 yıl ve üstü olanlar profesörlüğe her hangi bir kadro ilanına ve dil barajına (veya en fazla 50 y.dil puanı) gerek duyulmadan; üniversitelerinin veya Üniversitelerarası Kurul (ÜAK)’ un (üniversite dışı adaylar için) kuracağı “şartları inceleme komisyonu” marifetiyle bekletilmeden ilgili kadrolara atanırlar. Bu maddeden emekliye ayrılmış öğretim elemanları da ayrılış tarihi yasanın yürürlüğe girdiği tarihten itibaren beş yılı geçmemiş olma şartı ile yararlanır. Şartları tutan adaylar üniversitelerince ÜAK’a bildirilir; ÜAK tarafından “Doçentlik Yeterlilik Belgesi”düzenlenir. Yasanın yürürlülük süresi bir yıl olup, bir yıllık süre içerisinde ilgili şartları taşıyanlarda bu yasadan yararlanır.
Şartlar:
Doçentlik için asgari aşağıdaki şartlara haiz olmak;
a) SCI, SCI-Expanded, SSCI veya AHCI kapsamındaki dergilerde yayımlanmış en az bir makale
b) Diğer uluslararası hakemli dergilerde yayımlanmış makale: en az üç adet
c) Ulusal/Uluslararası sempozyumda/kongrede sunulmuş özet veya tam metin bildiri: en az üç adet
d) Ulusal/Uluslararası dergilerde atıf: en az beş adet
e) Ulusal/Uluslararası proje yürütücülüğü veya görev alma: en az bir adet
Profesörlük için; Yukardaki şartların asgari iki katına sahip olmak “

C.İ. –
Bir akademisyen arkadaşımızdan yeterlilik açısından somut öneriler. Tartışmaya açmak adına sizinle paylaşıyorum.

***
ESER DEĞERLENDİRMESİ SOMUT ÖNERİLER 
“Eser incelemek üzere görevlendirilecek akademisyenlerin en azından son 2 yılda, ilgili alanda indexli bir makale ya da uluslararası kitap/kitap bölümü yapmış olması bir kriter olmalıdır. Mutlaka herhangi bir Yabancı Dil sınavından (KPDS, UDS, TOEFL vb) en az 70 ve dengi bir dil düzeyi olmalı.
3. Yeter nitelikte Prof olmaması durumunda Jüriye yüksek nitelikli, üreten Doç.ler arasından da görevlendirme yapılabilmeli.
4. Yayın kriterlerinde Index’e ilaveten etki faktörü de bir ölçüt olmalı. Misal: Ben Eğitim alanında çalışıyorum. Alanımızda SSCI’da olup ama dünya sırlamasında çok yukarılarda olan ve çok atıf alan bir dergide yayın yapabilmek epey zor, uzun uğraş. Buralarda yaptığınız bir eser, TRde yayın yapan ve çoğunlukla ahbap ilişkileriyle eser çıkarabildiğiniz bir SSCI dergiyle aynı kategoride olmamalı. Doç.luk dosyasında bunun ayrımı mutlaka yapılmalı. Puan değeri vs gibi.
5. Paralı yayın yapan dergiler kesinlikle saf dışı bırakılmalı. Bu dergiler malum siparişle istediğiniz tarihte size yer ayırabiliyor. Araştırmacılar olarak bizlerin fikir mülkiyet için para almamız gerekirken, dergilerin yazarlardan ciddi paralar istemesini aklım almıyor. Hatta kendi editörlüğünü yaptığım dergide bunun tersine, yazarlara para ödeyelim diye düşündük ama bağımsız bir dergi olduğumuz için gücümüz yetmiyor ????
6.Ücretli tez de aynı konu. Tezlerin aday tarafından yazılıp yazılmadığını kontrol edecek bir süreç olmalı. Bu oldukça güç bir iş! Belki YÖK Tez Merkezi’ne tezlerin verilerinin yüklenmesi de istenebilir. Ya da Danışman ve esntitü bu konuda daha sıkı bir denetim paydaşı haline gelebilir.

Ulusal kongrelere de bir değer biçilmeli”

C.İ. –
Bir başka somut öneriler içeren ve ciddiye alınması gereken değerli bir paylaşım
Yukarıda da anlattığım gibi yayınlar ve çalışmalar için ULUSAL VERİ ARŞİVİ önerimiz var. Ama daha öncede belirttiğim gibi aslında bu ahlaki bir sorun.
***

DOKTORADAN DOÇENTLİĞE GEÇEN SÜRE SINIRLI MI OLMALI?
“Doktora sonrasında doçentliğe başvuru için “süre” olmalıdır. Örneğin “doktorasını bitiren kişi 5 yıl sonra doçentliğe başvuru yapabilir” gibi. Eğer bir süre sınırlaması getirilmezse, herkes hayali kongreler, dergiler ile yayınlar yapacaktır. Bu sadace bizde değil başka ülkelerde de vardır. Benim bildiğim SCI dergi ile tek bir harfi değiştirip yayın yapan, sanki SCI gibi değerlendirilen TUBİTAK’ın da irdelemediği hatta teşvik verdiği dergiler var. Örneğin bir derginin orijinali The …..Journal, sahtesi ise . sadece ……Journal. İnsanların çoğu hızla yükselmek için çok farklı yollara başvuru yapabilir. Bu sebeple doktoradan doçentliğe geçerken süre sınırlaması getirilmelidir.”

C.İ. –
Tartışılması gereken başka bir öneri

***
ÇOK AMA ÇOK ÖNEMLİ VE DEĞERLİ BİR KRİTER GRUBU
“Doçentlik için gönüllü çalışmalar, yardım çalışmaları, sosyal çalışmalar gibi bir alan da puanlamaya dahil edilmelidir. Bu çalışmalar hem doçentliğe başvuracak kişiye hem o çalışmadan faydalananlara hem de doçent adayı ile çalışan ekibe/öğrencilere fayda sağlar, bu kişiler de yardımlaşmayı, paylaşmayı, başkasını düşünmeyi, zarar vermemeyi öğrenebilir. Bu puanlama, her alan için olmalıdır, örneğin bir hekim sosyal çalışma kapsamında hastanede x hasta grubu için destek çalışmaları yürütebilir, sosyal bilimlerden bir aday sokak çocukları için bir yardım projesi yürütebilir. Aday bu çalışmalardan yayın puanı değil sosyal çalışma puanı almalıdır. Kriter karşı tarafın yarar sağlamasıdır.”

C.İ. –

Çok ama çok önemli ve değerli bir öneri. Her konferansta ve toplantıda dile getirdiğim çok önemli bir konu. Nitekim bu ileti YÖK toplantısı sonrası geldi ama YÖK toplantısında da elimden geldiğince ifade etmeye çalıştığım bir öneri bu.

Kişisel görüşüm; ülkemizde akademisyenlik ve unvanlar salt bir titr, san, kariyer basamağı… Oysa öğretim üyeliği aynı zamanda filozofik ve yaşam biçimi, kişilik konusu… Salt bu unvan için “kendine çalışan” kişilerin bu unvana ulaştıktan sonraki egoları, kibirleri ve anti sosyal tutumları şaşırtıcı değil.

Zira bu süreçler çok zorlayıcı ve ülkenin koşulları zaten kişilerin hobi edinmesine, sosyal bir etkinlikte çalışmalarına, STK’lar içinde bulunmasına, bir sanat ve spor dalı ile ciddi ama amatör düzeyde ilgilenmesine, zaman harcamasına kısıtlamalar getiriyor veya kişilerin bu yanlarının ortaya çıkmasına ve gelişmesine izin vermiyor.

Kendi bilim alanında veya dışında, ilgili veya ilgisiz bir konuda gönüllü amatör çalışmalar yapan, toplumun ve insanların daha iyi bir yaşam için çaba harcayan, yazan, düşünen, emek harcayan, kendine ve ailesine ayırabileceği zamanı toplumsal ve insani konulara harcayan, alanı dışında da çalışmalar yapan, başka konularda sertifikalar edinen idealist veya girişimci insanların bu çabalarının da bir değeri ve anlamı olmalıdır.

Toplumlar bu gönüllü ve insani, sosyal çabaları teşvik etmez ve ödüllendirmezse, giderek zengin, belki bilimsel, belki bir dolu kariyerli insanımızın olabilir ama sosyal olarak kabızlaşmış, empatiden yoksun, duyarsız yığınlara dönüşmüş, bencil ve üstelik bu kişilikleri ile rol model olmaya aday veya rol model olan eğitimcilere sahip olacağız.

Ancak “insan” olmanın gereği olan “duyarlılığı” ve “inceliği” bile anlatamayacağınız küntlükte, köşeli, keskin, radikalleşmeye müsait, işlenmemiş ve kaba duyguları, aklından büyük akademisyenlerimiz ile yüksek öğretim içinden çıkılmaz bir kısır döngünün körlüğünde, kendi içinde, salt kendine çalışan, kendine anlatan, kendi kendini dinleyen, kendi etrafında dönen, kendinden başkasını tanımayan, kendini tanımayanı da ötekileştiren, düşmanlaştıran, küçümseyen, küçük dağların yaratıcısı, büyük dağların yamacı, illa ki biat etmek zorunda kalan ve illa ki kendine biat edilmesini isteyen ama en acısı da kendinden menkul bir akademik kitle ile “üniversal” de, bilimsel de , medeni de olunmaz ( biliyorum cümle çok uzun oldu ancak bu dert te çok büyük ve önemli arkadaş… hatta en önemli konu. Bunu çözsek ne YÖK’e ne de sınavlara ihtiyacımız kalmayacak. Sizler de bizler de toplumda mutlu, barış ve refah içinde olacak.)

Maden bu konu önemli ve konuştuğumuz herkes bu konuda hemfikir. Öyleyse neden uygulanmaz? Bu verileri değerlendirmek, objektif bir kriter haline getirmek, puanlamak, değerli ve anlamlı kılmak bu kadar zor mu? Yoksa akademi bu kriterlerden çekiniyor mu? Ya da tek derdi, varsa yoksa bir an önce “hoca” olmak mı?

Sorular soru içinde akıl olmazların zoru içinde …

Çok geniş anlamda tartışılması ve akademinin eninde sonunda hayata geçirmesi gereken çok önemli bir konudur. Belki bugün erken ama hayat bunu dayatacaktır.

***

ÖĞRETİM ÜYESİ OLMA YETİLERİ İÇİN BİR ÖNERİ
“Doçent adayların sunum hazırlama, sözlü sunum, ders anlatma becerileri için belli bir merkezden eğitim alarak bunu belgelemeleri gerekmektedir. Hepimiz görüyoruz ki bazıları alanında çok iyi olsa kimi ders anlatamamakta kimi sunum hazırlayamamaktadır. Doçent unvanlı birinin bu becerileri de kazanması için küçük bir puanla bu becerisi de desteklenmedir.”

C.İ. –
Bu da önemli bir başka detay. Madem sözlü sınav ve sunum yeteneklerini kaldırıyoruz veya tercihe bırakıyoruz. Öğretim üyesi olacak kişilerin bu yetilerinin sorgulanması veya geliştirilmesi açısından bir çözüm yolu olabilir.

***

KÖR JÜRİ SİSTEMİ
“Eser aşaması da çok ama çok objektif yürütülmeli. İlla juri sistemi kalacaksa kör sistem olmalı. ÜAK ön araştırmasını yapsın, güvenlik soruşturması vs ama eserlerimizi hocalara kendileri göndersin ve ne aday juriyi bilsin, ne de juri adayı. Sürekli doçentlik kadro vs diyerek aslında çalışmamızı engelliyor. hayatında 3 makalesi olmayan yabancı ülkede yaşamamış olan hoca, yurt dışında ünvan almak kolay diyebiliyor. Madem juri sistemi vs olacak, beni değerlendirecek profesörün de bir zahmet benden daha fazla yayını olsun”

C.İ. –
“Kör Jüri Sistemi” bu da üstünde düşünülmesi ve geliştirilmesi gereken ciddi bir öneri. Daha somut ve kriterize edilebilecek ve önergeye dönüşebilecek önerileri bekliyoruz. Bu konuyu çalışacağız ama komisyonu (daha doğrusu YÖK’ü) ikna edebilir miyiz bilemiyorum?

***
DOKTORA YAPMIŞ OKUTMAN, ARAŞTIRMA GÖRV., ÖĞRETİM GÖREVLİSİ, UZMAN 
Yeni kanun tasarısında sadece mevcut Yardımcı Doçentlerin (Yrd. Doç.) sadece ismi değiştirilmekte. Benim gibi Araştırma Görevlisi Doktorlar (Arş.Gör. Dr.), Öğretim Görevlisi Doktorlar (Öğr. Gör. Dr.), Okutman Doktorlar (Okt. Dr.) ve Uzman Doktorlar (Uzm. Dr.) uzun süredir kadro bekleyenler yine aynı kadroda kalıyoruz.
Yukarıda unvanlarını saydığım doktoralı akademisyenlerin, gerekli kriterleri sağlamak koşuluyla (her üniversitenin kendi yayın, dil gibi kriteri bulunmakta) tıpkı mevcut Yardımcı Doçentlere yapıldığı gibi “Doktor Öğretim Görevlisi” kadrosuna geçişinin sağlanmasıdır.

C.İ. –
Haklı bir öneri ve talep…Tüm doktora yapmış ve akademik kadroda olanlar için “doktor öğretim üyesi “kadrosuna atanmayı önereceğiz. Toplantıda dile getirildi ancak YÖK somut bir yanıt vermedi (ya da ben işitmedim)

***

SONUÇ, DİĞER ELEŞTİRİ VE DÜŞÜNCELERİM

1- Önemli ve çok sayıda insanı etkileyecek ama en önemlisi akademi dünyasının geleceğini etkileyecek bu yasa için acele edilmemelidir. Sonuçta yardımcı doçentlik statüsü 37 yıldır sürmektedir. 37 gün daha bu yasa üstünde çalışalım ama hiç olmazsa 37 yıl sorun çıkmasın. Tüm akademik çevreleri ve yasadan etkilenecek olanları daha sağlıklı, daha detaylı dinlemeliyiz. Yasam sürecine fiilen katılmaları en doğrusu olur. Geçmişte genç akademisyen iken bu tür “oldu bittileri” eleştiren, “bir gün hoca olursam, ben bunu yapmayacağım” diye konuşan ve hatta şimdi hem hoca hem de milletvekili olmuş akademisyenler son sözüm; eski günleri hatırlayınız. Size yapılanı başkasına yapmayınız. Kuşaklar arasında hiç olmazsa insani, vicdani bir parça ilerleme olsun, geçmişten bir farkımız olsun. Uygar dünyaya örnek olalım, bir kez olsun insanları şaşırtalım. Beklendiği, zorlandığımız veya emredildiği gibi değil, olması gerektiği gibi davranalım.
2- Doçentlik ve doktora ile ilgili kriterler tartışılıyor ama profesörlük, rektörlük ve bölüm, fakülte yöneticiliği gibi kariyerlerinde tanımlaması net, objektif yapılmalı. Bu pozisyonlarında kriterleri, nitelikleri ve yeterlilikleri kurla ve yasaya bağlanmalıdır. Zira en ciddi kayırma ve etik dışı ilişkiler, niteliksiz siyasi ve feodal tercihler bu pozisyonlarda maalesef…
3- Kriterler ve puanlamalar matematiksel yani ölçülebilir olmalıdır. Hiçbir kariyer aşaması olabildiğince kişilerin keyfiyet ve tercihlerine bırakılmamalıdır.
4- Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yaptığı bir konuşmada ‘Bilim demek özgür bir zihin demektir… Bir adamın emrine her şeyinizi teslim etmişseniz, ipotek altına vermişseniz profesör de olsanız bir hiçsiniz, çok farklı reklamınız da olsa bir hiçsinsiniz. Kapınızdaki tabelada öyle yazıyor olmasının bir anlamı yoktur’ demiştir. (2017) Bu konuşma samimi ve sahici bir saptama, niyet ve devletin en yetkili makamından bir talimat ise akademi artık bu talimata uymalı, özgür davranmalı, otosansürü, otokontrolü ve” kraldan çok kralcı” anlayışı terk etmelidir. Zira gelişmeye ve ilerlemeye ciddi engel olmaktadır.
5- Doktora ve yüksek lisans için ciddi bir disiplin getirilmelidir.
6- Tez, yayın, çalışma ve eser sahtekarlıkların ceza ne olur bilemem ancak bilimsel sahtekarlık yapan birinin ne iş yaparsa yapsın ama akademide ve yüksek eğitimde kariyer sahibi olması ve eğitici olması asla kabul edilemez. Bu kırmızı çizgi olmalıdır. Bu keskin kural uygulanırsa ve taviz verilmezse “kuşkulu akademik etkinlikler” bıçak gibi kesilecektir.
7- Bu tasarının en sıkıntılı yanı ve açığı BİLİM SINAVI ve ALAN BİLGİSİ ölçümü açısından ciddi eksiklikler içermesidir. Abartılı gelebilir ama “dilsiz” veya “sağır” bir yurttaş edebiyat ve müzik alanında hele bu sahte doktora, tez ve yayın furyası ile “doktora yapabilir, doçent olabilir” … Bu tür nadir alanlarda olsa bile ama olası çokça olgu bazında sorun yaşanabilir. Ancak hemen her doçentin “alanında genel, derin ve nitelikli bilgisi olmadan “doçent olma olasılığı çok yüksel olasılıktır. Zira tek ve dar bir alanda doktora yapan öğretim üyesini doçent olurken alan bilgisini genişletmeye ve okumaya zorlayan hiçbir yaptırım yoktur.

SONUÇ;

Söylenecek çok söz var. Akademinin sorunlarını bölük pörçük bu tür tepeden inme yasalarla çözmek zor. Bir bütün olarak tüm üniversiteler ve YÖK ele alınmalı. Aynen M. Kemal Atatürk ve Reşit Galip’in zamanında yaptığı gibi büyük, geniş, sade ve net bir “üniversite reformu ve yeni bir yüksek öğretim yasası” yapılmalıdır.

Bu yasa tasarısı 15 asıl 2 yürütme maddesi olmak üzere 17 maddedir.
Yasa tasarı üzerinde 20 kadar önerge, 3 ek yeni maddesi ve 2 geçici madde yazdık. Grubumuz ile görüştükten sonra ve yeni gelebilecek önerilerle bu önerge ve maddeler daha da artabilir.

Şimdilik özetle yasa ile ilgili kabaca değerlendirmem ve önerilerim bundan ibarettir.

CEYHUN İRGİL
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
EĞİTİM İŞ MİLLİ EĞİTİM BAKANINI  ZİYARET ETTİ
EĞİTİM İŞ MİLLİ EĞİTİM BAKANINI ZİYARET ETTİ
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’tan Öğretmenlere Mektup
Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk’tan Öğretmenlere Mektup