SON DURAK

Baş döndürücü bir hızla gündemi değişen bir ülkede yaşıyoruz. Sahip olduğumuz binlerce yıllık insanlık tarihinin, özelde milli tarihimizin

SON DURAK
Bu içerik 513 kez okundu.

Baş döndürücü bir hızla gündemi değişen bir ülkede yaşıyoruz. Sahip olduğumuz binlerce yıllık  insanlık tarihinin, özelde milli tarihimizin  gelişim süreci içinde eğitimde geldiği son noktayı değerlendirelim bugün.  Hemen her hanesinde öğrencisi olan bir ülkenin vatandaşı olarak hepimizi fazlasıyla ve öncelikle ilgilendiren bir konu olarak.

Aklı sayesinde diğer varlıklara üstünlük sağlayabilmiş bir varlık olarak insan, aklını eğitebildiği ölçüde başarılı olabiliyor. Çin Medeniyeti’nden Mısır Medeniyeti’ne, Yunan Medeniyeti’nden Hint Medeniyeti’ne kadar her coğrafya ve dönemde eğitim, üzerine hassasiyetle eğilinen ve hep bir adım sonrası hedeflenen önemli bir süreç olmuştur.

15. ve 16. yy Rönesans Dönemi olarak adlandırılır. Bu dönem de 18. yy’a kadar devam eder. Sonrası Aydınlanma Dönemi.

Rönesans deyince akla hemen Hümanizm gelir. Rönesans antikite eserlerin estetik kaygılarla tekrar canlandırılması demekken, Hümanizm antik çağın edebi ve düşünsel açıdan yeniden canlandırılması anlamına gelir. Hümanizmle birlikte eğitimin merkezine artık tanrı ya da kilise dogmaları değil birey oturtulmuştur. Hümanist eğitimciler arasında Erasmus’un, Commenius’un Montaigne’in edindiği konumun kuvveti bugün üniversitelerimizde uygulanan öğrenci değişim programlarına isim vermelerinden bile anlaşılabilir.

18. yy Aydınlanma Dönemi’nin de çok önemli isimleri var: J.J. Rousseau, H. Peztalozzi,  İ. Kant. Bu isimlerle birlikte eğitim tamamen bilimsel bir nitelik kazanmış oldu Avrupa’da. “Çocuğu meslek için değil, gerçek anlamda “insan” olmak için yetiştirmelidir” i savunan bu düşünürlere Fröbel, Herbart, J. Dewey de eklenince Batı eğitimde tam anlamıyla köşeyi dönmüş oluyor.

Peki bizde durum ne?

Çok eskiye gitmeden…

Osmanlı medreseleri kuruldu, ki ilki 1330’da Orhan Bey zamanında, İznik’te.  Sonra Bursa, Edirne derken sayıları artıyor. Osmanlının yükselme döneminin de en prestijli kurumları haline geliyorlar.  Bu medreselerin en özgün yönü “mülazemet”.  Bir çeşit stajyerlik. Medreselere müderris olarak atanmak için aday olarak geçirilmesi gereken bir süreç. Üstelik medresede müderris olmak için bir üst medreseden mezun olmak, icazet almak gerekiyor. Sistem süper işliyor, işliyor ki Osmanlı dünyaya hükmediyor neredeyse.

Peki sonra ne oluyor da her şey tersine dönüyor?

Bir aklı evvel çıkıyor. Çıkıyor ve diyor ki;

Müderris olabilmek için bir üst düzeydeki medreseyi bitirme şartını kaldırdım. (Ayağına sıkmak böyle bir şey işte.)

Staj süresini kaldırdım. (Tebrikler)

Öğrencisi olmayan medreselere eşimi dostumu müderris olarak atadım.(Epey tanıdık.)

Müderrislerin çocuklarını da müderris yaptım.(ki gerçektir bu da, hatta “beşik uleması” denmiştir bunlara)

Yıllar geçmiş geçmesine de geçen yalnızca yıllar olmamış tabii...Duraklama, gerileme derken yıkılma-çöküş sürecine girilmiş. Bakmışlar ki olacak gibi değil, “eğitimde derhal reformlar yapalım ve bu kötü gidişe bir dur diyelim” demişler.  Batı örneğine uygun eğitim kurumları oluşturalım deyip, Mühendishane-i Bahri Hümayun(1793), Mekteb-i Tıbbiye(1827), Mekteb-i Harbiye(1834)’yi kurmuşlar.

18. yüzyıldan Cumhuriyet dönemine kadar geçen dönemde Osmanlı eğitim sistemi çok başlı ve enteresan bir şekilde çok amaçlı. Bu dönemde geleneksel okullar, batı etkisiyle açılan okullar, gayri müslim okulları gibi farklı farklı  eğitim kurumları benimsendi. Bu bile Osmanlıda eğitimin nasıl çöktüğünü tüm çıplaklığıyla gösterir.

Ve Cumhuriyet Dönemi...

Demeden... Ki henüz Cumhuriyet ilan edilmedi.

15 Temmuz 1921.

Kurtuluş Savaşı sürüyor.

250’den fazla kadın-erkek öğretmen toplanıyor. Toplantının adı, Maarif Kongresi.

Cepheden gelerek bizzat toplantıya katılan bir komutan, gerçek bir Başkomutan, Mustafa Kemal Atatürk  eğitim politikamızın milli olması gerektiğini vurguluyor üstüne basa basa.

Ve yine 1924’te Samsun’da “Dünyada her şey için, maddiyat için, maneviyat için, hayat için, başarı için en hakiki yol gösterici ilimdir, fendir.” diyor öğretmenlere hitabında. “İlim ve fennin dışında kılavuz aramak gaflettir, dalalettir.” diyor.

Osmanlının son dönemlerinde ortaya çıkan çok başlı ve çok amaçlı eğitim sisteminin(?) toplumun birlik ve beraberliğine zarar verdiğini gören Atatürk, Tevhid-i Tedrisat kanunuyla eğitimde birliği sağlıyor.  Sadece 4 maddeden oluşan bu kanunla eğitim öğretim tek elden yönetilmeye ve Cumhuriyet değerlerini benimsemiş, özgürlükçü, birey olduğunun farkında olan, bilimsel yaklaşımı rehber edinmiş çağdaş insan yetiştirmek hedefleniyor.

1933’te yapılan üniversite reformuyla kanunlarla yapılan değişikliklerin duyguya da işlemesi amaçlanıyor ve büyük ölçüde başarılı olunuyor.

Binlerce yıllık eğitim tarihi tecrübesinden istifade edip insanı insan gören bir eğitim anlayışını benimseyen, benimseten Cumhuriyet değerleri, bunca zamanlık evrensel kültürel mirası bir tarafa bırakıp, birkaç meczupun arka planda oluşturduğu rüyalara teslim olmayacak kadar güçlüdür. Mustafa Kemal’in “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü dünyada eğitim treninin vardığı son duraktır. “Cumhuriyet öğretmenleri” de, onların yetiştirdiği nesil de bu düşünceden vazgeçmeyecektir.

Yeni nesli öğretmenin eseri olarak gören bir Mustafa Kemal’den,

Mustafa Kemal’i görmeyen bir nesle geçiş yapılmak istenen uzunca bir süredir,

Cumhuriyet’in kazanımlarının gerçekten farkında olmak,  

Her bir çocuğumuzun gözünde umut olmak,

Gerçek bir ilerleme ve modernleşmenin yolunu açmak,

Demokratik süreçlerin sekteye uğramasının önüne geçmek,

Her türlü antidemokratik uygulamanın karşısında omurgalı durabilmek,

Yanlışa yandaş olmamak,

Kimseye hiçbir şeyi peşkeş çekmemek,

Vatanın bir toprak parçası olmaktan öte, onun  ne olduğunu, nasıl elde tutulduğunu görmek,

Başta gerici, dinci dayatmalar olmak üzere bu türden tüm yapılara karşı canı pahasına aydınlıkçı olmak,

Ülkemizin ve rejimimizin kurucu felsefesine, Cumhuriyet’e ve onun mimarlarına sahip çıkmak,

Çocuklarımıza, yarınlarımıza sahip çıkmak,

Mustafa Kemal’siz olmaycaktır!

Şüphesiz sahip çıkacağız!

Cepheden cepheye koşmakla geçen uzun yıllarından kalan kısa ömrünü de memleketine vakfetmiş bir lideri, Mustafa Kemal Atatürk’ü, fırsat buldukça incitmeye çalışanlar iyi bildikleri

“Allah’ın sillesinin sedası yoktur,

Vurunca devası yoktur!..”

sözünü unutmamalıdırlar...

Ebru SUNGAR

ebru sungar eğitimiş
Sende Yorumla...
Kalan karakter sayısı : 500
İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR X
EGEMENLİK ULUSUNDUR!
EGEMENLİK ULUSUNDUR!
JAPONYA TARAFINDAN VERİLEN BURSLAR İÇİN BAŞVURULAR BAŞLADI
JAPONYA TARAFINDAN VERİLEN BURSLAR İÇİN BAŞVURULAR BAŞLADI